izlerini kırıp altıgen taşlarla kaplanmış ıslak yüzeye dokundu. Eline bulaşan çamuru inceledi ve tek kaşını kaldırdı. Bu halini durdurup onu doksan derece çevirebilseydik yüzünde ortaya çıkan soru işaretini görebilirdik. Diğer elini bir kanatlıyı uzaklaştırırmış gibi birkaç kez salladı ve iki yana gidip gelen bitkiler dans etti. Ancak ne olduğu fark edilemeyecek kadar hızla geçmiş bir objenin çıkarabileceği bir sesin benzeriyle aktifleşen, beş-on metre önündeki mavi ekrandan bir silüet konuşmaya başladı: “Vakit geldi çattı ve aradığınızı bulmanıza az kaldı, sevgili yarışmacılar!”
“Yarışmacılar mı? Hangi yarışmacılar?” derken etrafında bir tam tur dönmüştü ve dönüşünü bitirdiğinde, ekranın solunda sırt çantalı küçük bir çocuğu, sağında da güler yüzlü, kıvrık bıyıklı yaşlı adamı fark etti, sanki birden ışınlanmışlardı.
Yüzü olmayan konuşmacı devam etti: “Uzun uzun kuralları
açıklayacağımı veya daha da önemlisi kurallar olduğunu sanıyorsanız biraz hayal
kırıklığına uğrayabilirsiniz. Küçük bir ipucu paylaşıp sizi kendi halinize
bırakacağım. Aradığınız şeyin o kadar uzakta olmadığını söylemek istiyorum. Bol
şans!” Bu sefer de aynı hızlı objenin videosunu geriye sarmışız gibi bir sesle
mavi ekran kayboldu ve geriye sadece bu yayını sağlayan, kendi teknolojisine
tam zıt iki dikit kaldı. Elektrikle çalışan hiçbir şey kalmayınca, süzülerek
hiç ait olmadığı yerlere kadar ulaşmış ve artık bu yeni yuvalarından sarkan
yırtık, tozlu kıyafetlerin rüzgârla sallanışı kasvetli bir hava yaratıyordu.
Yaşlı adamın çocuğa gülümseyip selam vermesini ve onun
yanına gidişini izlerken verilen ipucu üzerine düşünüyordu.
“Hey! Bize katılır mısın?”
Onlara yaklaştıkça sesi daha da netleşen yaşlı adam, “Kafa
kafaya verirsek daha iyi olur diye düşündüm. Zaten tek başımıza başarabilseydik
şu an burada olmazdık diye tahmin ediyorum.” dedi, iki eli de ceketinin ön
cebindeyken. Gülümsediğinde gözleri birer yatay çizgiye dönüşüyordu ve
bıyıkları da gerçekçi olamayacak kadar pamuksuydu.
“Ben bir şey aramıyorum ki! Ne araması?” diye bağırdı çocuk,
hem ağlamaklı hem de öfkeyle. “Tek umurumda olan şey karnımdan gelen
guruldamalar.”
“O zaman al bakalım.”
Yaşlı adamın uzattığı büyük, bademli kurabiyeye gözleri
parıldayarak bakan çocuk, “En sevdiğim!” dedi ve tam koca bir ısırık almak
üzereyken kendini durdurdu.
“Temiz mi bu?”
“Tabii ki. Bak, paketi burada, içinden yeni çıkarmıştım.”
“Ha... O zaman tamam!” dedi ve hızlıca bitirdi.
Onları izlerken geçmişi veya geleceği düşünmeyen, şu andan
tatmin olan insanlar görüyordu. Bu hissi tatmayalı uzun zaman olmuştu ve
gözleri açık olsa da aslında zihnindeki kendisine odaklanmış, sanki bir aynanın
karşısına geçmiş, yansımasına bakıyordu. İki kişi, bir aynanın karşısında yan
yana -yani kolları birbirlerine değecek yakınlıkta- dursa bile, biri ötekinin
yerinde olmadığı sürece onun kendisini görebildiği kadar göremez.
Çocuk ve yaşlı adam, diğer kişinin ismini öğrenemedi çünkü o
bunu bir türlü hatırlayamıyordu. Soluk, griye benzer mavilikte ve pist
yarışçılarınınkine benzer bir kıyafeti vardı. Renginden mi yoksa tozdan mı öyle
göründüğü tam anlaşılamıyordu. Bu yüzden ona yarışçı dediler.
Kendi kendine konuşur gibi “Peki şimdi nereye?” diyerek
gözleriyle etrafı tarayan çocuk, tabelası birden parlamaya başlayan, sanki aynı
anda hem 1800’lerden hem de 2800’lerden kalmaymış gibi duran yapıyı işaret
etti: “Galiba buraya.” Koşarak diğer ikisinin arasından fırlamak istedi. Tam
aralarından geçerken yarışçıya hızlıca çarptı ve onu tam düşürecekti ki yaşlı
adam, kıyafetinden yakalayıp onun dengesini bulmasını sağladı. Düşmekten
kurtuldu ve yerdeki 5-6 cm’lik bir kurbağanın sessiz birkaç zıplayışla kalıntıların
arasından kayboluşunu seyretti. Ardından, yeşil neon tabelalı binaya girdiler.
İçeride onlardan başka hiç müşteri yoktu. Çocuk, köşedeki
piyanonun başına geçmiş rastgele tuşlara basıyordu. Tabureye geçtiler.
“Ne alırdınız?”
“Kahve istiyorum, eğer varsa.” dedi yarışçı.
“Tabii, ama her içeceğin yanında şu nikotin küplerinden de
almak zorundasınız.”
“Eee... Ne?”
Yaşlı adam araya girdi: “Nikotinli şeker gibi düşün.”
“Kalsın.”
“İçine bir miktar konyak katıp verebilme şansım hâlâ var.”
“O da kalsın.”
“O zaman, kahveyi iptal mi ediyoruz?”
“Edilsin.”
Müşterilerini kısaca süzdükten sonra konuştu: “Ben
yarışmadığıma göre -bundan adım kadar eminim- ve buradaki tek insanlar da siz
olduğunuza göre, o kişiler sizsiniz. Yalnız... Bu kadar az zamanınız olmasına
rağmen biraz fazla rahat değil misiniz? Müşterilerim genelde soluk soluğa içeri
pat diye dalar ve birkaç soru sorduktan sonra en üste ulaşmak için koşarak
merdivenlerden kaybolurdu. Bunu kaç milyon kez yaşadığımı söylesem
inanamazsınız. Zaten saydığımı iddia etmiyorum ama çok fazla olduğuna soyadım
kadar eminim.”
“Süre mi vardı?”
Tezgâhın arkasındaki iguana barmen, nişan alıp
müşterilerinin tam arkasındaki duvara özensizce montelenmiş metal plakanın
köşelerine ateş etti ve içeriğindeki ekranı ortaya çıkarttı. Beş buçuk
dakikalık bir geri sayım devam etmekteydi. Küçük silahını havalı bir şekilde
tekrar yerine koyan silahşör sürüngeni gören çocuk, “Vay be!” dedi. Tabancasındaki
dumanlar, pütürlü derisinin üzerinden süzülerek gözden kayboluyorlardı.
Süre bitmeden yukarı ulaşmaları gerektiğini anladıklarından
sonra hızlıca harekete geçtiler. Yukarılara çıktıkça duvarlar ve yerler daha
beyaz ve daha temiz hale geliyordu, aşağının derinlikleriyle karşılaştırınca ters
bir durumdu. Merdivenleri aşmaya devam ettiler. Yoruldular. Her yeni katta
duvardaki ekranların sayısı artıyordu.
Son kata ulaştılar. Karşılarında bir anahtar deliği
duruyordu. Ekranlar çalıştı, en baştaki silüet tekrar göründü ve sonunda kendini
göstererek giriş kattaki canlıya dönüştü.
“Dediğim gibi, hâlâ fazla rahatsınız.” diyerek gülmeye
başladı ve bir cam duvar, onları birbirinden ayırdı. Yarışçı anahtar deliğinin
olduğu kısımda; yaşlı adam ve çocuk ise arka tarafta kalmıştı. Ekranlar tekrar geri
sayımı göstermeye başladı. Çok az bir süre kalmıştı. Arka taraftakilerin sesi
artık duyulmadığı için elleriyle ceplerini işaret ediyorlardı. Yarışçı, elini
cebine attı ve bir anahtar buldu, hemen anahtarı deliğe sokup çevirdi ve büyük
kapı yavaş ama gürültülü bir şekilde açılmaya başladı. Arkasındakilere döndü.
Hızlıca yaşlanıyorlardı. Yaşlı adam tamamen çürümüş, çocuk ise bir anda o kadar
büyümüştü ki yarışçının kendisine dönüşmüştü. Her şey pamuklaşıp yok oldu.
Titreyerek gözlerini açtı. Başındaki sağlık çalışanları onun
başarılı bir şekilde döndüğünden emin olmak için rutin kontrolleri
uyguluyorlardı.
Arkadaki masadan psikoloğun sesi duyuldu: “O halde, bir
sonraki seans yine aynı gün ve aynı saatte?”






Hiç yorum yok:
Yorum Gönder